Hava Durumu
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam8
Toplam Ziyaret13086
Adı Hala Meçhul D&R'larda


Hayriyem Zeynep Altan ile edebiyatı, sinemayı yamacına alarak toplumsal bir cinsiyet eleştirisi yaptığı kitabı Varlığında Yokluğunda Kadın’ı konuştuk…

Zeynep, kendini bir masal kahramanı olarak tanımlıyor. Haksız da sayılmaz aslında. Onu yakından tanısanız bu cümleye hak verirdiniz. Bu röportaj ile sadece kitabını değil, onu da tanıyın isterim aslında. Onu, bana bu güzel dünyası tanıttı çünkü. Şimdi de Varlığında Yokluğunda Kadın adını verdiği kitabı ile selamlıyor okurunu. O, işinde uzman bir iletişimci ve yetiştirdiği öğrencileri ile gurur duyan bir Profesör. Cinsiyet eleştirisini edebiyat ve sinema üzerinden öyle renkli yapıyor ki… Bu kitabı okuduktan sonra okumak isteyeceğiniz başka kitaplar ve izlemek isteyeceğiniz pek çok film olacak…

Hazırsanız başlayalım…

BEN KENDİSİYLE İYİ GEÇİNEN BİRİYİM. BU İYİ İLİŞKİYİ KALEMİME BORÇLUYUM.

- Bu soru hep ilk sorum: Hayriyem Zeynep Altan; duygularıyla, kalemiyle kimdir? Kendini nasıl tanımlar?

Hayriyem Zeynep bir masal kahramanıdır ve öyle yaşar hayatı. Mucizelere, güzel sonlara, sondan doğan başlangıçlara, dostluğa, kalbin sesine, rüyalara, aşka ve kalemin gücüne inanır. Kalemi hayattan beslenir. Yalnızca toplumsal yaşamdan değil, kozmik hayattan da beslenir. İçinde nefes aldığımız evren çok boyutlu bir gerçeklik havuzu. Doğru frekansı yakaladığımızda bize evrensel bilgiyi ve sevgiyi sunar. Kalemim de, ruhum da hayatın bu zengin ve ele avuca sığmaz bilgeliğini tutmaya ve yeniden yaratmaya adar kendini.

-Ne güzel tanımladın öyle kendini…

Tanımları sevmişimdir hep. Onları sınır değil de, birer kılavuz gibi düşünürüm. Bilim de, edebiyat da tanımlar üzerinden hareket eder. Bilim tanımlara muhtaçtır; edebiyatsa bağrındaki aykırı güçle yeni tanımlar peşinde koşar, eskileri bozar. Tanımsız duygulara ve henüz var olmayan gerçekliklere de yer açar. Her şeyi güncelleme hastalığına tutulduğumuz şu günlerde; iyi yapılmış ve yaşam bilgisinden süzülen bir tanımlamanın değerini ne yazık ki bilemiyoruz. Bilgi ve bilgelik; enformasyona ve reklama yenilmiş gibi görünüyor. Elbette öyle değil: Bilgelik, hayatı taşır içinde; reklam ise geçip gider. Uzmanlığım olan iletişim bilimleri ve sinema hayata bakışımı doğrudan etkiler. Hikâyelerime giden yol daima onlardan geçer.

- Yazmaya ne zaman ve nasıl başladın?

Zor yemek yiyen bir çocukmuşum. Annem beni kendi ruh dünyasının öz suyuyla erkenden konuşarak beslemiş: Aç kalmasın küçüğüm, derken; bir sürü hikâyeyle beslenmişim. Söylenenlere göre; iki yaşından beri mükemmel cümleler kuruyorum. Benim yazar olacağım çatık kaşlarımdan ve yüzüme dar gelen isyanımdan belliymiş. Yazmaya şiirle başladım. Sanırım anlamlı ve kayda değer üretimlerim ortaokul yıllarına rastlıyor. Ve bir de çok güzel kartpostallar yollardım sevdiklerime. Onlar da birer ileti taşıyıcısı olmaktan çok, şiire benzer sevgi sunumlarıydı. Kalemimi en çok da duygular harekete geçirir.

- Yazma rutinin nedir?

Yazmak ciddi bir alışkanlık benim için. Bir var olma biçimi. Her gün yazarım. Bazen yalnızca notlar almak biçiminde olur. Bazense dünyayı unuturum defterin ya da bilgisayarın üzerinde; saatlerce yazarım. Yemem, içmem, yerimden kalkmam. Günün her saati uygun olabilir. Ama geceyi özellikle severim. Sessizliğin dili vardır. Bu dil ruhuma iyi gelir. Ben kendisiyle iyi geçinen biriyim. Bu iyi ilişkiyi kalemime borçluyum.

OKUMAYA ÜŞENEN BİRİYSENİZ, DAHASI EDEBİYATTA YENİYSENİZ; BU CEKETİN İKİ YÜZÜ DE UYMAZ SİZE!

- Varlığında Yokluğunda Kadın, gerçekten de edebiyatı, sinemayı yamacına alarak toplumsal bir cinsiyet eleştirisi yapıyor. Böyle bir yolculuğa çıkmaya nasıl karar verdin?

"Varlığında Yokluğunda Kadın" kitabım uzun bir akademik yolculuğun karşılığıdır. Bu yolculuğa çıktığımda hayatın çok başındaydım. Hem yaşamada, hem de mesleğimde toydum. Bütün gençler gibi heyecanlarıma, merakıma ve etrafımda dolanan enerjiye göre hareket ettim. Yüksek değerlerle ve coşkulu bir sevgiyle büyütülmüş olmak, işimi hiç kolaylaştırmadı; zor yollardan geçtim. Bana verilmiş o kıymetli şeylerin değerini hakkıyla yaşatabilmem epey zamanımı aldı. Biz buna "büyümek" diyoruz. Artık sözlerim, kalbimin onayını almadan çıkmaz ağzımdan. Şöyle özetleyeyim cevabımı: Varlığında Yokluğunda Kadın, hem akademik yürüyüşümün hem de bu sözünü ettiğim kişisel tavrımın verdiği olgun bir meyvedir. Güzel, zeki ve yaratıcı bir kadın olarak; varlığının özünden feragat etmeden, hayatta kalmanın öğrenildiği mücadeleli yıllarımı ve sancılarımı saklar içinde. Bu nedenle bilimsel bir çalışma sırtını edebiyata yaslamıştır. Çünkü duyguların ve deneyimlerin yeniden hayat bulacağı biçimleri yaratmak gerekir bazen. Hazırda yokturlar. Vicdansız bilim, bir çıkmaz sokak olabilir insan için. Bilgiyi kalpten geçirmek gerekir. Bunun için hayata şükrediyorum. Elimde iki enstrümanım var. Sanatçı bir ruh için böylesi uygundur. Disiplinlerarasılığı ve metinlerarasılığı bu nedenle çok severim. Düşünme biçimime ve ruhuma hitap eder.

- Kitabını çok güzel tanımlıyorsun aslında: "Çift taraflı giyilebilen bir elbiseye benzetebilirsiniz!" diyorsun. Bunu biraz açıklar mısın?

"Çift taraflı giyilebilen bir ceket ya da elbise gibi." Hümanist Ajansı'nın bu yıl düzenlemiş olduğu "Woman Talks" etkinliğinde böyle tanımlamıştım kitabımı. Birçok kişinin ilgisini çekti bu tanımlama; yapıta dair bir fikir edindiler bu göndermeyle. Biraz da 90'lı yılların ruhuna gönderme yaptığı için bence! Genç kız olduğum 90'lı yıllarda böyle ceketler çıkmıştı yanlış anımsamıyorsam. Saçlarımızı tost yapardık, tayt çok modaydı. O ceketler bir şeyleri kolaylıkla ters yüz etme hevesimize karşılık geliyordu. Varlığında Yokluğunda Kadın kitabımı yazmayı bitirdiğimde; "yazınsal eleştiri" kavramı ön plandaydı zihnimde.

-Ve bu ters yüz konusu kitabınızın adına da ilham verdi…

Kitabın kesinleşmiş bir adı yoktu henüz. Çok güzel bir kadın diğerlerini nasıl ürkütürse varlığıyla, ona benzer çekinceli bir tavır yaratıyordu eserim ciddiyetiyle. O vakit oturup düşündüm ve başka bir gözle yeniden okudum eseri. Ceketin bu yüzü ciddiyse, diğer yüzüyle görücüye çıkacaktı! Yayıncım Menekşe Polatcan Serbest ile yaptığımız konuşmalar bizi bu bağlamda yeni bir yola soktu. Ceketin içte kalan yüzünü öne çıkardık. Elbette metin buna izin verdiği için bunu yapabildik. Dışarıdan bakıldığında bir toplumsal cinsiyet eleştirisi sunan bu kitap; içerisine dalındığında, yazınsal eleştirinin ve metin çözümleme yöntemlerinin sağlam gövdesi üzerinde yükseliyor. Son olarak şöyle söyleyeyim: Okumaya üşenen biriyseniz, dahası edebiyatta yeniyseniz; bu ceketin iki yüzü de uymaz size!

- Özellikle, "Ben bu soruyu çok önemsiyorum." dediğin için sormak istiyorum: Neden her kadın kahramanın elinde bir roman var?

Bu sorunun yanıtı için bir kitap daha yazılabilir. Bu soru; erkek ve kadın zihninin farklılıklarına, toplumsal cinsiyetle ilgili beklentilerimize, aşk ve duygusal ilişkilere, edebiyat kanonunun siyasal ve sosyal statüsüne, okur-yazar-eser üçgenindeki değişken hiyerarşiye açılan büyük bir kapı gibi düşünülebilir. 20.yy'ın başından bu güne uzanan dünya edebiyat tarihine, hiç olmazsa köşe başlarını tutan yapıtlara, şöyle bir göz gezdirdiğinizde; -İngiliz, Amerikan, Rus, Fransız edebiyatına ve bizim ulusal edebiyatımıza- erkek yazarın kalemindeki "okuyan kadın imgesi" kadına biçilen sınırlı yaşamın mutfağını ve erkek egemen kültürün korkularını anlamada bir anahtardır. Başka hayatları yaşama arzusunun ya da başka hayatlardan etkilenme endişesinin erkek ve kadın varlığında nasıl sorunsallaştığını görmemize vesile olur. Bu soruya bir başka soruyla yanıt vereyim: Erkek, her kadının içinde bir "Madam Bovary" olmasını arzular mı, yoksa bundan ölesiye korkar mı?


(Menekşe Polatcan Serbest – Humanist Yayınları Kurucusu ve Türkiye Gönüllülük Öğretmeni İnal Aydınoğlu ile)

HAYAT DA BİR METİNDİR; ONU NASIL OKUDUĞUNUZ ANCAK SONUNDA ANLAŞILIR

- Bir de şöyle diyorsun eserinde: "Her iyi yazar, aynı zamanda iyi bir okurdur. Ancak her akademisyen iyi bir yazar, dahası iyi bir okur olmayabilir." Özellikle bir akademisyen olarak yazar ve okur yönünü nasıl değerlendiriyorsun?

İyi bir akademisyen olmak için kat ettiğim yol, elbette kalemimi besledi. Çünkü kalem, zihninizi ve ruhunuzu bilgiyle, deneyimle ve iç görüyle genişletmediğinizde; yalnızca bir nesnedir. Hayatın sevabıyla, günahıyla size doğru akmasına izin verdiğinizde; onu bir masal kahramanı gibi içtenlikle göğüslediğinizde, kalem sizin kanatlarınız olur! Kalemim kanatlarımdır. Bir kanadı okur kimliğim, diğeri yazar kimliğimdir. Kötü bir okur olarak, iyi bir yazar olamazsınız. Akademisyenliğe gelince; bugün yaşantılanan biçimiyle, işlevsiz hale gelmektedir. Öğretme misyonu olan ve bunun için yeterli donanımla kuşanmış hiç bir kişiyi nesneleştirerek toplumu besleyemezsiniz. Akademisyen, özgür düşüncenin toplumsal sözleşmedeki en önemli ayağıdır. O ayağı bükerek, akademileri kurslara çevirerek hayatı kısırlaştırırsınız yalnızca. Bunu yaparsanız, akademisyen iyi bir okur, yazar ve eleştirmen olma görevlerini yitirir. O zaman yetişen nesil, bir enformasyon çöplüğünde körleşmek zorunda kalır.

- "Gemma Bovery" filmi üzerinden bir çözümleme yapıyor, bir eleştiride bulunuyorsun. Biraz basite indirgersek, bu film üzerine söylediklerini kaçırmamak için nelere dikkat ederek izlemeli? Dahası bir filmin ya da kitabın anlattığını kaçırmamak için nelere dikkat etmeliyiz?

Herhangi bir şeye dikkat ederek bir film izlerseniz, o dikkat ettiğiniz şeyin gölgesinde bir okuma yaparsınız. Zihin aradığını bulur çünkü. Bu, zihnimizin hem zenginliğidir hem de fakirliği. Tüm bir reklam sektörü bu algı prensibi üzerinden yürür. Ama sinema, sanattır. Ticari kimliği ayrı. Her film bir ölçüde okurunun algısıyla sınırlıdır. Eksik okuma yapmak çok doğaldır. Nadiren de "aşırı okuma" yaparız. Yani film metninde olmayan bir göndermeyi bizzat kendi zihnimizde biz yaratırız. Gemma Bovery filminden yoğun bir zevk alabilmek için Madam Bovary'i bilmek gerekir öncelikle. Ancak illa böyle olmak zorunda değil. Bu filmi izledikten sonra da romanı okuyabilirsiniz. Her birimizin metinlerle kurduğu ilişki biriciktir. Bu filmin başarısı, kurduğu metinlerarası ilişkilerden kaynaklanır.

- O zaman önce iyi bir okur olmalı belki?

Şöyle söyleyeyim: Sizde karşılığı olmayan şeyi göremezsiniz; görmediğinizi dahi bilemezsiniz. Edebiyattan zevk almak için edebiyat tarihinin kıyısından köşesinden nasiplenmiş olmak gerekir. Aynı şekilde iyi bir filmin göndermelerini ve yürüyüşünü layıkıyla değerlendirebilmek için, film izleme kültürüne hayız olmak gerekir. O yüzden "Ağaç yaşken eğilir!" diyoruz. Bu, çıkarı için koltuk sahiplerinin önünde eğilme kabiliyeti değildir; hayatı zengin biçimde deneyimleyebilmek için bilgiye ve vicdana yolun başındayken uzanmak ve her adımda bilgiyi, hayatı insan onuruna yaraşır biçimde yeniden düzenleme kabiliyetine göndermedir. Hayat da bir metindir. Onu nasıl okuduğunuz ancak sonunda anlaşılır.

SÖZCÜKLERLE GERÇEKLİĞİMİZİ YARATIRIZ

- Cinsiyetler arası çatışmada kadın ve erkek söylemlerinin farklılığına da yer veriyorsun kitapta. Cinsleri farklı kılan ne? Bu söylemler nasıl oldu da, kadın ve erkeğe özgü olarak ayrıldı?

Kadın ve erkek söylemleri farklıdır. Çünkü kadın ve erkek zihinleri farklıdır. Ancak eğitim sistemimiz bu farklılıkların beslenmesine, birbiriyle etkileşmesine uygun bir toplumsal aklı kurmaz çoğunlukla. Hemen hemen tüm dünya kültürleri erkeğin merkez alındığı bir toplumsal örgütlenmeyi inşa etmiştir. Uygarlık tarihi kadını, erkek varlığı üzerinden tanımlayan bir yapıyı benimsemiştir. Feminist eleştirinin kısa tarihi bu köklü yapıyı ve dil sistemini kırmaya yönelmiştir. Özellikle kadın yazını kadınlığı öncelikle dil düzeyinde yeniden kurmanın bir yolu olmuştur. Çünkü deneyimlerimize anlam veren şey, yorumdur. Ve bu yorumun öznesi, kadın yaşantısı bağlamında "kadın"dır! Virginia Woolf bu yüzden; yazabilmek için "evdeki meleği" öldürmek zorunda kalmıştır. Evdeki melek, erkek zihninin "kadın" diye yarattığı bir yanılsamadır. Kadın ne melek, ne de fahişedir. Ayrıca her kadın söylemi de dişil bir dil kurmaz. Bu yüzden söylem sahibinden çok, söylemin biçimine bakmak gerekir.

- Sözcüklerin hayatımızdaki karşılığı tam olarak neresidir? Duygularımızı anlatırken doğru sözcükleri seçtiğimizden nasıl emin olacağız?

Sözcüklerle gerçekliğimizi yaratırız. Sözcükler zihnimiz ve dış dünya arasındaki köprüdür. Sözcüklerle giyinir, sözcüklerle soyunuruz. Sözcükler ve onları kullanma biçimimiz; kim olduğumuzu gösterir. Olmadığımız bir kişiyi; sahte bir kişiyi yaratıyorsak, üzerimizde eğreti durur. İmajın gerisinde sağlam bir kimlik olup olmadığını, kişinin söylemlerinin bütünlüğüne bakarak anlayabiliriz. Başkasının kıyafetleriyle kendi yolunuzu yürüyemezsiniz. Sözcükler kimsenin malı değildir, elbette. Toplumsal sözleşmeyi mümkün kılar. Sözcükleri değerli kılan, onlara değişim değeri yükleyen; insan varlığıdır ve onurudur. "Hayır"ı olmayan insanlar ya dolandırıcı ya da zalimdir. Onlar gizli sözleşmelerle işlerini yürütürler. Hayatta pek çok doğru olabilir; ama hakikat tektir. Cümleleriniz sizin hakikatinizi taşıyorsa, doğrudur.


(Türkiye Gönüllülük Öğretmeni İnal Aydınoğlu ile)

2020’DE KARANLIK BİR HİKÂYEYLE KAPINIZI ÇALACAĞIM.

- Yeniden kadın varlığına dönersek; kadın kendini ararken "melankoli" ile mi bağ kuruyor?

Her kadın kendini bulmak için arayışa girer. Kiminin arayışları desteklenir, kimininkiler kösteklenir. Arayış çoğunlukla erkeğe açık bir kapı olarak düşünülmüştür. Erkek bir eş arar ve bulur: Kadın, bulunan eştir. Masalları anımsayın. Macera romanlarının çoğunda özne, erkektir. Madam Bovary tutkulu bir arayışın öznesi olduğu için ölümle cezalandırılmıştır. Onu da anımsayın. Böyle toplumlarda kadının arayışına melankoli hizmet eder. Melankoli, ataerki tarafından daraltılmış bir kamusal alanın yerine geçer. Kadın bahçeye çıkamıyorsa, odasında kendi bahçesini yaratır. Zihninde yaşar. Bu bazen kadının elindeki bir kitapla da olur. İlginç biçimde; kadının hayatına sınırlar getiren erkek zihni, kadına kalan o özel alana da gözünü diker. Kadının elindeki kitaba düşman olur. Okuyan kadın kör olur, evde kalır, kötü yola düşer. Liste böyle gidiyor, erkeğin korkularını izleyerek. Bu nedenle melankoli olumsuz bir değerle yüklenmiştir çoğunlukla. İçe kapanma, anlamsız ve edilgen sessizlik gibi düşünülür. Oysa melankoli, bir kadının yaratıcı enerjisi için kendine açtığı alandır. Kadın melankoli içinde yeni değerler yaratabilir ve bunları eylemlerinde görünür kılabilir.

- Bizi, seninle ilgili yakın zamanda neler bekliyor? Senin yarınında neler var?

8 Kasım 2019'da Tüyap'ta "Varlığında Yokluğunda Kadın" kitabımın imzasını yaptık. Tüyap'ın kentin kalbinden uzakta olmasını bir yana bırakırsak, elbette etkileşimin yüksek olduğu güzel bir gündü. Başka yazarlarla yan yana gelebilmek, doğrudan okurla buluşabilmek... Bunlar bir yazarın yaratma heyecanını, yarını kurma enerjisini besleyen durumlar. Dostlarım ve öğrencilerim beni yalnız bırakmadılar. Ancak tercihim; yeni basılmış kitabın kokusunu duyabileceğimiz, yolumuzu bulmak için sürekli birilerine danışmak zorunda kalmayacağımız gerçek mekânlarda imza yapmak. İstanbul'un kültürel zenginliğini, tarihini doğal dokusunda saklayan ve koruyan yerlerde olmayı ve mekânın katkısına da yer açabilmeyi arzu ediyorum. Bir masal kahramanından da başka türlüsünü beklemek olmaz. Yarın da kitabımın peşinden gideceğim. Beyoğlu, Kadıköy, Balat gibi Eski İstanbul'un nefes aldığı yerlerde küçük imzalar yapmayı diliyorum. Son olarak yeni roman müjdesi vereyim. 2020'de karanlık bir hikâyeyle kapınızı çalacağım!

Damla Karakuş: Teşekkür ederim.

Hayriyem Zeynep Altan: Ben teşekkür ederim.

H. Zeynep Altan ile Varlığında Yokluğunda Kadın’ı konuştuk

Varlığında Yokluğunda Kadın

Hayriyem Zeynep Altan

Humanist Yay.

S.:280



26 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Şiir Dinletileri
Üyelik Girişi
Kanalıma Abone Olunuz Youtube